BANDIRMA HAYDAR ÇAVUŞ CAMİİ 1.1.1960 YILI
ANASAYFA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ANASAYFA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
15 Ocak 2015 Perşembe
21 Kasım 2013 Perşembe
HAYDAR ÇAVUŞ VAKFİYESİ
HAYDAR ÇAVUŞ VAKFİYESİ
s.123-124
Divan-ı Hümayun çavuşlarından Haydar Çavuş b. Abdüddaim (?)Bandırma’da
sahilde erkek ve kadın Müslümanların namaz kılmaları için bir cami ve yanında
çocuklara Kur’an öğretilmesi için bir Daru’t- Talim inşa ettirmiş, bu iki
binaya harcanmak üzere de bir hamam, beş ev, on beş dükkan inşa ettirmiş ve
ayrıca 200.00 dirhem vermiştir. (Vakfın mütevellisi Mehmed bin Abdullah)
Şartı: Hamam ve onbeş dükkan icara verilip nakit para da
11,5 ile borç verilip işletilerek her sene elde edilen gelirlerle camiin
hatibine günlük beş akçe vazife verile, camiin mahfilinde Cuma ezanından önce
beş hafız devrhan olup her birine günlük bir akçe verile, sermahfil olana
günlük bir akçe vazife verile, yine camide Kurandan dört cüz okunup okuyanların
her birine günlük ikişer akçe verile, Cuma günü Müslümanlara tefsir ve hadis
bilip de koyduğum kürsüde vaaz eden kimseye günlük beş akçe verile, vaiz olan
kimse aynı zamanda hatip ise ve devrhanlık ederse bir cüz kuran okumak şartıyla
ona günlük ikişer akçe verile, eğer vaiz hitabete kadir değilse cüz okuyana
verile, camiin imamına günlük beş akçe verile, mekteb-i mezburun muallimine
günlük üç akçe, sabah namazında Yasin suresini okuyana günlük bir akçe verile,
camide öğle namazından sonra bir aşır okuyana günlük bir akçe verile, günlük
bir akçe …vazife verile,
11 Mayıs 2013 Cumartesi
1 Mayıs 1.977 Video
Maden-İş Arşivi-Foto Film den Bir bölüm
24 Nisan ve 1 Mayıs – Robert Koptaş
Birkaç yıldır aklımda acısıyla birlikte tohumlanan gerçeği Demir Küçükaydın'ın internette rastladığım yazısı daha açık, daha çıplak kıldı. 24 Nisan’ların Taksim meydanında anılmaya başladığı günden beri, hemen bir hafta sonra kutlanan 1 Mayıs’ın kalabalığıyla soykırım anmasına katılan küçük –ama değeri büyük– grubun oluşturduğu tezat üzerine düşünüyor, fakat bilincimin hiç de hoşuna gitmeyen bu düşünceyi derinleştirip olgunlaştırmaktan kaçıyordum.
24 Nisan’larda birkaç yüz, iyimser tahminle 1000-1500 kişi, polis barikatlarının korumasında, uzaktan milliyetçilerin ve ulusalcıların sloganları arasında 1915’in kayıplarını anmaya çalışır ve Türkiye tarihinin bu en karanlık sayfasına dikkat çekmek isterken, ertesi hafta yüzlerce örgüt, yüzbinlerce kişi, rengarenk bayrakları ve flamalarıyla, artık resmi tatil ilan edilmiş işçi, emek ve dayanışma bayramını kutluyorlardı son yıllarda Taksim’de, aynı meydanda.
1 Mayıs’lar, yıl boyu düzenlenen en büyük kitlesel muhalif gösteri. Enternasyonalizm, emekten yana olmak, dayanışma gibi değerlerin yüceltildiği 1 Mayıs gösterileri, Türkiye’de rejimin karşısında durma iddiasındaki örgütlerin en önemli sahnesi. Ama o günde, o sahnede, bugüne dek, cumhuriyetin üzerine inşa edildiği Anadolu Hıristiyanlığının kökünün kazınmasına dair; Türk ulus devletinin temellerinin atıldığı 1915'e dair bir söz duymadık.
Devletin kurucu ideolojisinin savunucusu olan CHP ile, “Ermeni Soykırımı emperyalist bir yalandır” diyen İşçi Partisi’nin, 24 Nisan'ları ananları 100 metre uzakta protesto eden HKP’lilerle birlikte aynı alanda yer aldı Türkiye solu. Ve o 1 Mayıs’lara katılanlardan sadece yüzde 1'i, belki de yüzde buçuğu 24 Nisan'larda Taksim meydanında yer aldı.
OSMANLI DEVLETİNİN RUHU HALÂ YAŞIYOR !.. NEDEN «BİZ BİZE BENZERİZ»!.
OSMANLI DEVLETİNİN RUHU HALÂ YAŞIYOR !..
NEDEN «BİZ BİZE BENZERİZ»!...
İÇİNDEKİLER
İŞİN KÖKÜ NERELERE DAYANIYOR..
NEDEN BİZDE «SOL SAĞ»DIR !..
OSMANLI DEVLETİNİN HALÂ YAŞAYAN MADDESİ VE RUHU ÜZERİNE..
YA TARİHSEL DEVRİM..
KİMİZ BİZ, NEDEN „KENDİMİZE
BENZERİZ » !..
DEVLET VE BİREY..
OSMANLI HER DÖNEMDE HEP İLERİCİ BİR RUHA MI SAHİP OLMUŞTUR..
ANCAK KENDİ KARŞITINI YARATARAK VAROLABİLİRSİN..
VE 27 MAYIS : « KARŞI DEVRİMMİ YOKSA ÖZGÜRLÜKLER ORTAMI
YARATICISIMI..
12 MART, 12 EYLÜL VE SONRASI..
TÜRKİYE SOLUNUN DİYALEKTİĞİ..
30 Mart 2013 Cumartesi
Direnme Sanat ve Dersim
Eserin Adı : Direnmenin Estetiği
Yazar : Peter Weiss
Tür: Roman
Sayfa Sayısı : 820
Yayınevi :Yapı Kredi Yayınları
Basım Yer ve Yılı : İstanbul , Kasım 2005
Çevirenler: Çağlar Tanyeri –Turgay Kurultay
Kitaptan
Bazı Alıntılar ve Yorumlarım
“….Sezginin karşısında kavramanın önceliği vardı daima,
sanat bir bilimdi…” ( sayfa 43 )
Statükocu anlayışın tersine, sanatın bilimsel özünü dikkate
alarak değerlendirmeliyiz.
“… Bu zihinsel zenginliğin kaynağı zorbalıktı , sanatın ve
felsefenin her sözcesinin temelinde zorbalık vardı…” (sayfa 44 )
Genel geçer felsefe ve sanatın kaynağında, zorbalık - sömürü
yatmakta. Bu yönüyle egemenlerin gücünü beslemekte.
Kütüphanelerin herkese açık olduğunun anımsatılması
yetmiyordu, kuşaklar boyunca kafalara enjekte edilmiş olan ,kitap sana göre
değil fikrinin aşılması gerekiyordu öncelikle.
Ezilenlerin “okumak –kültür bana göre değil” kompleksinden
kurtulması gerek.
14 Aralık 2012 Cuma
BİR PASTANE VE MUGALATA SANATI
Sadece bir pastane kapatıldı bu yaygara
ne, diye buyurdu Sayın Murat Bardakçı. İnci Pastanesi’nin tahliyesindeki
hukuksuzluğa karşı çıkanları da eylem için eylem yapmakla mimledi. Her
ne kadar, eylemin nadide bir olgu olduğu ülkemizde eylemin fazlası göz
çıkarmaz diye düşünsek de Sayın Bardakçı’nın karikatürize ederek içini
boşaltmaya çalıştığı kamuoyu tepkisine dair birkaç söz söylemek
istiyoruz.
Tarihçinin, sosyal bilimcinin hatta en
geniş tanımıyla aydının görevlerinden biri gündelik hayatta birbirinden
kopuk olarak varolan olguları önce hakikate mümkün olduğunca yakın
şekilde belgelemek, ardından da onlara anlam kazandıracak, aralarında
ilişkileri, varoluş nedenlerini ortaya çıkaracak daha geniş bir
anlatının içine yerleştirmektir. Toplumsal gündelik hayatın keşmekeşi
ancak böyle anlamlı hale gelebilir; tarihçiyi de, kanaat önderini de
malumatfuruşçudan ayıran da zaten budur. Belli ki Sayın Bardakçı’nın
böyle bir derdi yok, madem öyle biz anlatalım profiterolün gör dediğini.
14 Mayıs 2012 Pazartesi
1 Mayıs 77 notları
Merhaba,iyi haftalar dileyerek..
Ne yazık ki,'kanlı pazar 77'nin
ertesinde sol örgütler arasında veya zaten onların etkisindeki kitle
örgütlerinde ya da mesleği icabı bu konunun üzrinde durması gereken
akademisyen,gazeteci-yazar vb. cenahında konuyu -bugün bile sağlıklı
bçimde ele almakta güçlük çekildiği aşikar- objektif ele albilen olmadı.
Tekrar yazıyorum: EMİL GALİP SANDALCI(anısı bize örnek olsun)dışında,kamuoyuna seslenecek imkanı olup da'olay sol örgütler arası çatışma değil provakasyondur' bile diyemedi...!ancak günler sonra, yavaş yavaş başkaları da dillendirmeye başlanabildi. O arada solun itibarı üç otuza düştü.
22 Nisan 2012 Pazar
23 NİSAN UNESCO DÜNYA KİTAP GÜNÜ
Yayıncılar birliğinin hazırlamış olduğu Dünay Kitap Günü videosunu izlemek için:
http://vimeo.com/407139764 Nisan 2012 Çarşamba
"Benim el yazım bozuk" Sezai Sarıoğlu
AYNUR ULUÇ
“Suların mezarı yok”
“Aşk dediğin haram olan şiirlerle” kesişti yolum. İçimizde...
bunca yıldır birikmiş dertleri, içimizden birisinin bu kadar inceden
dile getirdiğini gördükçe sevinçle buluştum her dizesiyle. Her gün
farklı yerlerden okumayı düşündüm “haramtaşkir” izleri. Bir gün “bahçe”
üzerinden bir gün “aşk”, bir gün “ev” üzerinden bir gün “anne”. Ama
önce.... Ama önce ateş üzerinden, su üzerinden okudum her birisini.
Döndüm okudum, durdum okudum. Su dışarıdan, ateş içeriden. Ateş
altından, su üstünden.
Sezai “yaptığımız ilk seçim nedeniyle ateşten ve haramsudan yanayız” demişti ve eklemişti hemen peşinden: “Yine de bir cevap var sorulacak”. Sorularda sönmüş cevapları yaka yaka, cevaplarda suyu yeniden ısıtan sorulara aka aka dolandım dışından, içinden.
Sezai “yaptığımız ilk seçim nedeniyle ateşten ve haramsudan yanayız” demişti ve eklemişti hemen peşinden: “Yine de bir cevap var sorulacak”. Sorularda sönmüş cevapları yaka yaka, cevaplarda suyu yeniden ısıtan sorulara aka aka dolandım dışından, içinden.
Anadolu kültüründe bilirsiniz ateşe su dökmek
günahtır. Ateşe su dökmeme inceliğinde akarken Sivas’ta hâlâ içimizde
yanan ateşe neden bir türlü su dökülemediğini, suyun neden hâlâ
geciktiğini, geciktirildiğini sorgulayan şiirlerde durdum düşündüm.
19 Şubat 2012 Pazar
Eski Eser Hapishanesinden Antikacılığa Müzelerimizin Evrimi
Yiğit OZAR
Kültür Varlıkları Satılamaz !
Müzelerimiz bir türlü didaktik olamayan sergileme yöntemleri, işleyileri ile ilgili problemler ve depolarda çalışılmadan duran eserlerden dolayı “eski eser hapishanesi” olarak anılır zaman zaman. İşte bu müzeler, sıklıkla övünülen “benzersiz kültürel miras zenginliğinden” olsa gerek “fazla(!)”kültür varlıklarından kurtulabilsinler diye ilgili yönetmelikte yapılan son düzenlemelerle artık eser satışı yapabilecekler. Bakın ne demiş devlet baba Resmi Gazetesi’ndeki köşesinde;
"Korunması Gerekli Taşınır Kültür ve Tabiat Varlıklarının Tasnifi, Tescili ve Müzelere Alınmaları Hakkında Yönetmelik - Tasnif ve tescile tabi olup müzelere alınmasına gerek görülmeyen kültür ve tabiat varlıkları ile etütlük nitelikli kültür ve tabiat varlıkları
10 Şubat 2012 Cuma
Akilas Milas - "Propontida"
"Ey geçmiş! Silindikçe silindikçe bugünle donanırsın.
Ey şimdi! Geçmişle süslenirsin sen de."
Edip Cansever
(...)
Akilas Milas
Çeviri: Yorgo Kalfopoulos
s.17
Çanakkale, Erdek ve Bandırma'yı bağlayan bu kavşakta Edincik göründü. Önemli Osmanlı kalıntıları ve Greko-Romen eserleriyle dolu bir köy. Bu bölgede bulunan bağlarda "Edincikkarası" denen kara üzüm yetiştirilir. Buraya Osmanlılar'dan yerleştirilen Pomak köylüler sıksık sikke bulurlar. Son dönemde de M.Ö. 4.yy'a ait üç mezarı açığa çıkardılar. Eski Çağ'da tüm bölge Kyzikos egemenliği altındaydı, ancak M.Ö. 74' te Romalılar bölgeyi Bithynia Krallığı'na bağladılar.
Bandırma , bugün 77500 nüfuslu bir şehirdir. Demir yolunun başlangıcı ile önemli bir liman olup tüm bölgenin ticareti buranın üzerinden gerçekleşir. Bu özelliğine Arktonisos' u (Kapıdağı Yarımadası) karşıdaki Asya kıyılarına bağlayan berzahın da katkısı vardır.
Kyzikos yakınlarında, doğuda yer alan Greko-Romenler'in Bandırma'sı tarihi bakımdan fazla önemli sayılamaz, çünkü onlara ait çok az tarihi kalıntı bulundu. Burada yaşamış eski Rumlar'ın anlattığına göre buradaki kumsallı koya yerleşen çobanlar, buraya Panosormos(Pan'ın koyu) demişler. Hellence'de Panos "Pan'ın", "ormos" ise "koy" anlamındadır. Bu sözcüklerin zamanla evrilmesiyle "Panormos" adı ortaya çıkmış. Burada Papaz Nikiphoros' un 1470' te kurmuş olduğu küçük Agia Triada manastırından çok az kalıntı kalmıştır. Maalesef , çok önemli bir sanat eseri olan başsız bir heykeli papaz bir lira karşılığnda bir Alman veya İngiliz turiste sattı.
Küçük ve önemsiz bir köy olan burası Osmanlı devrinde Bursa Paşası'nın atadığı bir Ağa , bir Kadı ve bir Müftü tarafından idare ediliyordu. 1875 yangınında tamamen harab olan yerleşmenin nüfusu 5.000 kişiyi geçmiyordu. “Rumların ekserisi esnaflık , denizcilik ve bağcılıkla uğraşıyordu. Halbuki Türkler emlak sahibi , Bey ve Ağa olarak vakitlerini kahvehanelerde geçiriyordu. Köyün meclisine bir Ermeni ve bir Rum çorbacı da seçiliyordu. Evlerin ekserisi tek, çift veya üç katlı olup tahtadan yapılıydı ve yangınlardan büyük zarara uğruyordu. Taştan yapılı bodrumlar depo olarak kullanılırdı. Kuyuları olmayan yerlerde ise büyük sarnıçlarda su toplanırdı.
Büyük yangından sonra şehir yeni baştan kurulunca , önemli coğrafi yeri sayesinde hızla ilerledi ve otuz sene içinde nüfusu 30 bine vardı. Ayrı bir mahallede yaşayan ve nüfusun üçte birini teşkil eden Rumlar ticaretle uğraşırdı. İleri görüşlü ve çok çalışkan olan Bandırmalı Rumlar'ın 3 kilisesi vardı; Theotokos , Agios Dimitrios ve Agios Georgios kiliseleri... Aynı zamanda ilkokullarında 200 öğrenci ve 80 yuva çocuğu eğitim görmekteydi. Rumların bu bereketine Avrupa'nın büyük limanları ve İstanbul'la yaptıkları ticaretin büyük rolü oldu. Bir yılda 100 den fazla gemiye deri buğday, yulaf , çavdar , bakla, arpa, keten tohumu, meşe palamudu ve Sultançayır madeninden boraks yükleniyordu.
Eskiden köprüyle Anadolu kıyısına bağlanan Arktonisos (Kapıdağı) Bandırma'nın karşısında yer alır. Daha sonra kumla dolmuş bir dar geçitten karşıya(Kapıdağı'na) geçilebilir. Kyzikos( Kapıdağı yarımadası kastediliyor) yarımadasının en önemli şehri Artake (Erdek), Kyzikos kalıntılarından 10 kilometre mesafede kurulmuştu. Karşısında küçük Kira Panagia(Zeytinliada) adası Artaki'yi batı rüzgarlardan koruyordu ve aynı zamanda gemiciler için bir barınaktı. Iason' ın arkadaşları (Argonautlar) efsaneye göre, bu yerde barınarak Argo gemisinin, denizden yıpranmış eski demirini değiştirmişler. Stephanos Byzantios , yanında bir pınar bulunan Aphrodit tapınağını Miletliler'in bu kolonisindeki kıymetli bir eser olarak anlatıyor.
Fırtınalı günlerde , Kapıdağı yarımadasını ana karaya bağlayan köprü deniz dalgaları ile kaplanınca , Kyzikos Metropolitliği'inin merkezi olan Artake'ye geçilmez olurdu. Zeybek kökenli Türk bekçiler bu köprüyü geçenlerden para alırdı. Büyük sarıkları ve kısa donları ile silahlı olarak bekçilik yaparlardı. Derven ağa ise bir halı üzerinde otururdu.
Bizans devrinde Artaki(Erdek) şehrinin THEOTOKOS isimli kilisesi namlıydı. Bu kilise belki de adacık KERA nın üzerinde bulunuyordu. İçinde meşhur Panayia (Meryem Ana) ikonası vardı , Kantakuzinos un anlattıklarından Andronikos Paleologos Bey 1328 yılında burasını ziyaret etmişti.
Erdek'in görkemli metropolitik kilisesi LEVENTİSTRA mevkiinde bulunuyordu. Rivayete göre, bu kilisede 610 yılında Kyzikos metropoliti, Stephanos Herakleios'a tacını giydirmiş ve bu taç kilisede kalmıştı. Olay Herakleios'un tiran (zulüm yapan) Phokas 'ı tahtından devirmek için Libya'dan İstanbul'a giderken , Abydos'ta metropolitle karşılaşmasından meydana geldi. Burada yaşayan 8500 Hellen'nin denizcilerin koruyucusu sayılan Ayios Nikolaos kilisesinden başka bir de Ayioi Theodori kilisesi vardı. İlkokulda 350 öğrenci, kızlar okulunda 75 kız öğrenci ve yetimhanede 150 çocuk vardı. Buradaki halk balıkçılık ve tarımdan başka ticaretle de uğraşıyordu. Erdeklilerin 60 yelkenli gemisinden yalnız bir tanesi bir Türk'e aitti. Bunun da mürettebatı Hellen idi.
Merkezden biraz uzaklaşırken, 20 dakika yayan olarak , Ayios Andreas kiliseciği bulunuyordu. Bir başka küçük kilise de, Apostol mesiresi'nde büyük çınarlarla kaplı pınarın ötesinde bulunuyordu.
Erdek'in kuzeyinde ilk karşılaşdığımız köy, Aloni(Paşalimanı) adasının Huhlia mevkisinin tam karşısında bulunan Gonia(Ocaklar) köyüdür. Buradaki, denizcilerin korkusu olan boğaz, daimi bulutlu olan Klapsi dağının tepesinden gelen rüzgarlardan korunamıyordu. Denizcilerin Gonia köyünü Roda’ dan (600 nüfuslu bir Rum balıkçı köyü) ayıran Küçük ve Büyük Karidi burunlarından heyecanla geçmelerinden dolayı “heyecan” anlamına gelen “agonia” kelimesinden türemiş “Gonia” ismini almıştır 1500 nüfüslu bu köy.
Roda köyünde, Ayios Dimitrios kilisesi ve Ayios Nikolaos kiliseciği bulunuyordu.Kuzeyde,bir saatlık mesafede, 1200 nüfuslu, iki kiliseli Haraki isimli şarapçı köyü bulunuyordu. Kuzeydoğudaki tepede, mezarlığa bitişik bir ortaçağ kulesi ve biraz daha ileride , Faflimi mevkiinde, Ayios Yeorgios ve Ayioi Apostoli kilisecikleri vardı. Tam karşılarında, deniz ortasında Likos (kurt) ve Provatina (dişi koyun) adlı iki resif (deniz kayası) ve daha ileride ıssız adacık Khalkos (bakır) vardı. Köyün içinde, içi duvar ikonalarıyla dolu yeraltında yapılmış ilk hıristyanlık yıllarından kalma Panayia kilisesi vardı.
Yukarı ve aşağı Drakunta mahallelerine yaklaşmak için iki saatten fazla yol yürümek lazımdı. Çünkü, günümüzde olduğu gibi, tehlikeli ve sapa yerdeydiler. Buradaki halk, dar fakat çok verimli bu toprak parçasında, karpuz, kavun ve soğan yetiştirip bunları çektirmelerle taşıyıp İstanbul pazarlarında satardı. Çevrede, Ayios Yeorgios ve Panayia Dekapentistria kiliselerinden başka, Ay Dimitri, Ayia Paraskevi, Ayioi Theodori, Ay Yanni, ve Ayia Triada kilisecikleri vardı. Bugün kalıntıları bile kalmamış. Drakunta ile Vathi arasındaki dar ve zor geçilen patika yüzünden buradaki halk deniz yolunu tercih ederdi. Zaten Vathi’ dekilerin de önemli miktarda küçük yelkenli gemileri vardı ve bunlarla, yetiştirdikleri soğanları, kocaman kabakları, üzüm ve zeytin gibi mamülleri hatta odun ve odun kömürü taşıyıp Haliç’in Pazar iskelelerine teslim ediyordu. Köyde, nüfus mübadelesinden önce, 750 Rum yaşıyordu. Oradaki tepede Ayios Nikolaos ve Panayia Sklithru kilisecikleri vardı. Tepenin doğusundan ilerleyerek, yarım saatlık yürüyüşten sonra Atsipolo vadisine varırız. Orada Ayia Triada manastırının kalıntıları var. Üç saatlık yoldan sonra da 600 nüfuslu Katakopos köyüne varılır ki nüfusun tümü Rum denizcilerden oluşur. Bu köyün halkı büyük kayıklarıyla Ege’den Karadeniz’in ucuna kadar seyahat ederlerdi. Köydeki Kimisi tis Theotoku kilisesinin ön cephesinde kabartma mermerden yapılmış 3 cazibe tanrıçası ve 9 müzik perisi çizilmişti. Birinci Büyük savaşta (kanaatimce birinci Dünya savaşından bahsediyor) Türk makamları Katatopos luların 30 yelkenlisine el koydu. Bunlar da müttefik denizaltıları tarafından batırıldı.
| Ormanlı Köyü'nde bulunan kabartmanın merkezinde Kharitler betimlenmiştir |
Denizle paralel, üç saatlik bir yürüyüşle , mübadeleden önce 1000 Rum nüfuslu olan Langada şehrine varılır. Oradaki vadide bitişik iki kilise , Panayia ve Ayios Athanasios vardı. Köyün doğusunda Dindimo dağının Tsavli veya Tsauli ismiyle bilinen en yüksek tepesi var. Tsauli ismi antik Kyzikos halkının taptıkları Kybeli tanrıçasından gelmelidir. Çevredeki yer isimlerinden Ayiolia, Ayia Anna manastırı, Panayiça manastırı, biraz ilerisinde bir harman yeri, Karkalani, biraz daha uzaktaki Zigra, Vuçumeyia, Epano Milos (yukarı değirmen) ve Ayia Paraskevi manastırını hatırlayalım. Takriben iki saatlık mesafede Langada’nın doğusunda Diavati köyü bulunurdu. Köyün nüfusu yarısı Türk yarısı Rumdu. 50 ailelik halkı odunculuk ve balıkçılıkla uğraşıyordu.
Diavati’nin doğusunda küçük bir Rum köyü olan Kasteli de Ortaçağ kulesinin kalıntıları vardır. Köyde yaşayanlar, bir efsaneye göre, dedelerinin Meis adasından buraya göç ettiklerine inanıyordu. En doğudaki Kapsala burnunu geçtikten sonra, Ayios Andreas, Meksa ve Ay Yorgi ıssız adalarının tam karşısında meşhur Makrialo(uzun sahil) ile Mihaniona bulunuyordu. Antik devirde kayalardan meydana gelmiş dalgakıran Mihaniona yı kuzey rüzgarlardan koruyordu. Nüfusu 1600 kişi,hepsi Rumdu ve ekserisi denizci, balıkçı veya gemiciydi, ve buradan bir saatlık mesafede bulunan Peramos köyünün balıkçılarıyla devamlı rekabette bulunuyorlardı. Mihaniona da 3 kilise vardı; dalgakırandaki Ayios Nikolaos, Mesahori deki(Ortaköy) Ayios Nikolaos ve Ay Yorgi Kavalaris. Aşağıda, Makrialos kıyısında Panayia Kanalis manastırı vardı. Burada Paskalya bayramından sonraki Cuma günü Peramoslularla birlikte müşterek panayır yapılırdı. Panayırın sonunda güreş oyunları düzenleniyordu. Bu oyunlarda, iki köy arasında büyük rekabet olup hangi köyün en büyük pehlivanı kazanacağı merakla takip ediliyordu. Biraz daha yüksekte, bostanların arasında Ay Yorgi Dafnis manastırı vardı.
Yerli bir efsaneye göre,Peramoslular eskiden Mikrohori yerinde denizden uzak yaşıyordu. Orada hala bazı evlerin ve kilisenin kalıntıları var. Efsaneye göre, kıyıya doğru göç etmeye karar verdikleri zaman, iki koyun kesip, birini bugünkü köyün yerinde bir ağaca astılar, öbürünü de Pithari denen yerde başka bir ağaca astılar. İki koyundan hangisinin daha uzun zaman kaldığı yerde yeni Peramos’u (bugünkü mevkide) kurdular. Başka bir efsaneye göre ise, Peramoslular esasında Giritli olup, oradaki Türk ağalardan çektikleri eziyetten kurtulmak için Mihanionalılarla birlikte Girit’in Hania şehrinden buraya göç ettiler ve geri dönmemek üzere yemin ederek yeni geldikleri yere “ Mi – Hania “ (yani hayır artık Hania) adını vermişler.
Artaki’den (Erdek) sonra Kyzikos yarımadasının en büyük kasabası olan Peramos un 3 büyük kilisesi,11 kiliseciği ve beş sınıflı erkek ve kız okulu vardı. Burada nüfus 3500 Rum’dan ibaret olup 12 kişilik bir heyet tarafından idare ediliyordu. Şehrin rüzgarlardan korunan limanı olduğundan İstanbul – Bandırma gemileri buraya sık sık uğrardı. Bugünkü hali can sıkıcı bir durumda. Kalenin etrafında toplanmış küçük bir köy halindedir. Yalnız Papadopulios (okulun kurucusunun adı) okulu ve Taksiarhis kilisesinin çınarları altındaki çeşme yerinde duruyor. Burada, eskiden, Faneromeni panayırında, Paskalya bayramında ve Apokria da büyük eğlenceler olurdu. Aynı zamanda, bu meydanda, Karadenizden balık dolu kayıklarıyla dönen balıkçılar eğlence kurup, Diavati lerilerin davul sesiyle zeybek havası oynarlardı.
Meşhur Panayia (mucizeleri Kyzikos yarımadasının dışına kadar duyulmuştu) panayırına gelmek için İstanbul’dan binlerce ibadetçi, Ağustosun ilk günlerinden , özel gemiler kiralayarak Peramos a kadar gelip, oradan beygirlerle manastıra kadar giderlermiş. Bütün bu zamanda Peramos 15 Ağustos’tan başlayıp 23 Ağustos’a kadar süren devamlı bir bayram havası yaşıyordu. Hatta Ağustosun son günlerine kadar devam ederdi.
![]() |
| Faneromeni Manastırı, Kirazlı Yayla |
Faneromeni manastırı Dindimo ve Arktos( ayı) dağları arasında yer alıp Peramos tan bir buçuk saat mesafedeydi. 1895 te yapılan restorasyondan sonra iki katlı büyük bir taş binaydı. Keşişler ve ibadetçileri konaklayacak 99 odası vardı. Manastırın özel bir kısmında Panayia(Meryem ana) nın ikonası yerleştirilmişti. Bir efsaneye göre, Bizans’ta(İstanbul’u kastediyor) ikonalarla ibadet etmeye karşı kalkınanlardan bu ikonayı kurtarmak için bir keşiş onu alıp Karadağın karşı tarafına geçerek Peramos a getirdi. Kilise antik devirdeki tanrıça Kybele tapınağı kalıntıları üzerinde imar edildi. Kedrinos’un yazdığına göre, Kybele tapınağı imparator Zinon devrine kadar yerinde olup, Zinon onu Panayia kilisesine çevirdi.
Faneromeni de son panayır 1921 yılının Ağustos ayında kutlandı. Konakta Yunan bayrağı dalgalanıyordu. O güne kadar çekilen eziyetler ve sürgünler unutulmuştu. Kimsenin aklından, bir sene sonra çetecilerden kurtulmak için, hepsinin kıyılarda bohçaları ve hayvanlarıyla vapurları, Cimcimi ve Dalyancı’nın kayıklarını bekleyecekleri geçmemişti. Vapur geldiğinde Panayia’nın ikonasını kurtarmak için kiliseden almaya gidenler başkeşişin onu önceden Artaki ye göndermiş olduğunu öğrendiler. Oradan da İstanbul’a taşınıp Patrikhane’ye teslim edilmiş. Günümüzde Patrikhane’de Ayios Yeoryiosun ikonasının yanında yer alıyor.
Kyzikos yarımadasının batı kıyılarına çok yakın, Roda ve Gonia arasındaki boğazın tam karşısında Prokonnesos adalarının (Marmara adaları) dört büyük adasından biri olan Aloni adası (Bizanslılar’ın Avlonia ve Osmanlılar’ın Paşalimanı adası) bulunuyor. Üzerinde insanların yaşadığı diğer adalar Afisia , Kutali ve Prokonesos (ismini bütün bu ada grubuna veren Marmara adası) var. Bunların yanında ıssız adalardan Fanari , Agenisos (Hayırsız ada), Provatonisi , Mamalias , Gera adaları ve bunlardan başka Ay Nikolas, Manolo ve kutruzi kayaları vardır. Mitolojiye göre tanrıça Rea, Zeus’u kurtarmak için Marmara adalrından bir taş alıp Kronos’a yutturdu.
Aloni adasının (Avlonya) ismi 20 asırdan beri hiç değiştirilmedi. Yüzeyi tepesiz bir ada olup korunaklı bir limanı var. 200 hanelik merkez köyünde 850 Rum yaşıyordu. Adanın diğer köyleri ise 650 nüfuslu Vori, 1000 nüfuslu Skopia ve 400 nüfuslu Huhlia idi. Aloni adasında Aynaroza veya Kudüs Patrikhanesine ait çok manastır vardı. Bunlardan en ünlüsü , cennet olarak anılan ,Ayia Paraskevi manastırıydı.
Yorgo K.: Sayfa 25 burada sona eriyor 26 ve 27 sayfalar Marmara adaları grubundan bahsediyor. Size onu da çeviriyorum.
MARMARA ADALARI GRUBU
Afisia (veya Ofiusa) adası ismini üzerinde çok yılanın yaşadığından almış (ofis Yunanca’da yılan demek). İki köyü vardır. Biri Merkez Afisia; 1200 nüfuslu bir Rum köyüdür ve Theotokos isimli bir kilisesi vardır. Öbür köyü , 700 nüfuslu Araplar ise bir Türk köyüdür. Adanın en güneydeki ucunda Ayios Yeorgios kiliseciği vardı.
Patrik Anthimos VI. nın memlekti olan Kutali adasında, meşhur zenginlerden Vlastos ve Zaharof ta doğup büyümüştü. İkisi de ticaret ve denizcilikten çok zengin olmuşlardı. Zaten bu küçük adanın ticaret donanması meşhurdur. Adanın şekli ters dönmüş bir kaşığa benzediğinden Kutali (Yunancada kaşık demek) olmuştur. Çevresi 8 kilometre kadardır. Nüfusu 2000 hepsi denizci Rumlar dan ibarettir. Kiliselerinden biri Kimiseos, diğeri ise kalıntıları hala kıyıda bulunan Ayios Nikolaos tur. Üçüncü bir kilise ye Rodon Amaranton (kurumayan gül) ismi verilmişti. Bu kilise antik kalıntılar üzerinde imar edilmişti.1867 yılındaki restorasyonundan yer altından birçok antik heykeller çıkarılmış. Hatta birtanesi mezartası üzerinde gofre olarak yontulmuş bir Romalı jokey !
15 Kasım 2011 Salı
HRANT İÇİN ADALET İÇİN BİR İMZA ...
"Tarihin yazılmış sayfaları yaşanmışlıklara, beyaz sayfaları ise yaşanacaklara tekabül eder. Türk-Ermeni ilişkileri açısından da işte, asırlaradan gelen ve asırlara gidecek olan ortak yazgımız bir kez daha önümüzde. Atalarımız geçmişte kendilerine düşen sayfaları iyi kötü doldurdular. Asıl sorun bugün bizim bu sayfaları nasıl dolduracağımız."
Hrant Dink
5 Kasım 2005İmza kampanyası hakkında bilgi almak ve destek olmak için : http://adaleticinsuretukeniyor.com//index.php
11 Kasım 2011 Cuma
"Bestseller" Tezgahı, Light Edebiyatın Kışkırtıcı Kamuflajı!
Taraf Gazetesi -Telesiyej
8 Kasım 2011
8 Kasım 2011
Remzi Kitabevi'nde bakınırken, en çok satan kitaplar listesine takıldı gözüm, 15 kitaplık listede edebiyatla ilişkilendirebileceğim tek bir kitap vardı sadece.
Oysa son haftalarda yayımlanmış çok iyi hikaye kitapları ve romanlar olduğunu biliyorum.
(Hakan Bıçakçı, Yalçın Tosun, Ahmet Büke, Jose Saramago, Thomas Mann ilk aklıma gelenler.)
(Hakan Bıçakçı, Yalçın Tosun, Ahmet Büke, Jose Saramago, Thomas Mann ilk aklıma gelenler.)
Ama durum bu işte...
Ve bu kadar.
Çünkü... ve bence:
Özellikle 12 Eylül'ün apolitikleştirme projesi sonucu neredeyse şuurunu kaybetmiş bir toplum dönemi yaşandı uzun süre. Bireyin de bu yönde ideolojik olarak kuşatılmasıyla ortaya bir tarafsızlık( taraf olmama) dalgası, hatta modası çıktı; gençler üzerindeki etkisi daha da belirgin olan bu apolitikleştirme, kendini daha çok kültürsüzleştirmede gösterdi bana göre; gençlik, gerçek edebiyat dışında neredeyse her şeyi okuyor bugün; internetten kuru bilgileri takip ediyor, ama gerçek şiirden, gerçek hikayeden, gerçek romandan bihaber!
29 Ekim 2011 Cumartesi
BANDIRMA'DA GÖREMEDİKLERİMİZ !
YİĞİT OZAR
13- 16 Ekim tarihleri arasında TMMOB Mimarlar Odasının dördüncüsünü İstanbul’da düzenlediği Kent, Kültür ve Demokrasi forumunun açılışında Prof. Dr. Doğan Kuban taşranın kendi özgünlüklerini görmezden gelip İstanbul’u taklit etme hastalığından yakınırken, tabii ki Bandırma’dan kareler geçti gözümün önünden. Bizi hangi saldırılardan koruyacağı belirsiz Bandırmalı “Rumeli” ve “Anadolu” hisarlarımız ile hangi boğazda hangi ana artere hizmet ettiği belirsiz “Boğaz köprümüz” bu karelerden en belirgin olanlardı. Bu “özgün” ürünler taşranın İstanbul taklidinin “şaheserleriydi” belki de. Fotoğraflarını eklemeye utanıyorum ama ...
Peki Bandırma’nın özgünlüğü neydi? Bu sorunun yanıtı kültürel mirasımızda tabi görebilirsek! Bandırma’nın kültürel mirasının somut örnekleri büyük oranda 1900’lerin başından günümüze gelmiştir. Geçirdiği iki büyük yangının bunda etkisi büyüktür.
13 Temmuz 2011 Çarşamba
Neden Geldim Amerika'ya
Neden geldim Amerikaya
Tutuldum kaldım avare
Şimdi bin kere pişmanım
Vakit geçti ah ne çare
Ah Ah
Gelmez olaydım
Bilmez olaydım
Tek seni şirin Amerika
Görmez olaydım
Gelmez olaydım
Bandırma'nın kış denizi
Gemileri dizi dizi
Merhametin insafın yok mu
Niçin mahzun ettin bizi
Ah Ah
Kaçmaz olaydım
Aşmaz olaydım
Tek seni cilveli Bandırma
Kaçmaz olaydım
Aşmaz olaydım
Söz,Müzik =Achilles Apollos
11 Temmuz 2011 Pazartesi
EĞRETİ OKUMALAR
AYNUR ULUÇ
Yollarda kitap okumayı çok severim. Bedenim coğrafyada yol alırken, zihnim de alır bir yandan gözümden akıp geçen sayfalarda. Bu günlerde elimde hep Gaston Bachelard’ın kitapları. Onun satırlarında kâh tarih öncesi günlere gidip harfleri tutuşturuyorum, kâh en gizemli mekânları düşlerken buluyorum kendimi. Bazen de takılıp kalıyorum bir cümlesinde. İşte öyle bir sayfaydı o gün tramvayda okuduğum da. Cümlelerin içinde bir gidiyor, bir duraklıyor ama bir türlü çıkamıyordum işin içinden. Gaston amcam, imgelem ve eğretileme arasındaki ilişkiyi tersten düzden anlatırken beynim anlamakta zorlanıyordu. Çok mu yorgundum, konu mu zordu? Neyseki ilerki sayfalarda bu konuyu iyice açacağını söylüyordu da içim rahatlıyordu. Kendime not olsun diye sayfanın kenarına “imge” ve “eğretileme” yazdım ama sanki konuyu tamamen anlamış gibi bir edayla. Yazmamla birlikte sağ tarafımdan gelen aceleci ve telâşlı bir sesle sayfadan gözümü, içinde gezindiğim düşlerden algımı ayırdım...
2 Temmuz 2011 Cumartesi
Sivas'ın Yanık Köşesi
![]() |
| Asım Bezirci |
Muhibe Akarsu - 35 yaşında
Muhlis Akarsu - 45 yaşında
Gülender Akça - 25 yaşında
Metin Altıok - 52 yaşında
Ahmet Alan - 22 yaşında
Mehmet Atay - 25 yaşında
Metin Altıok - 52 yaşında
Ahmet Alan - 22 yaşında
Mehmet Atay - 25 yaşında
Sehergül Ateş - 30 yaşında
Behçet Aysan - 44 yaşında
Erdal Ayrancı - 35 yaşında
Asım Bezirci - 66 yaşında
Belkıs Çakır- 18 yaşında
Serpil Canik - 19 yaşında
Behçet Aysan - 44 yaşında
Erdal Ayrancı - 35 yaşında
Asım Bezirci - 66 yaşında
Belkıs Çakır- 18 yaşında
Serpil Canik - 19 yaşında
![]() |
| Metin Altıok |
Muammer Çiçek - 26 yaşında
Nesimi Çimen - 67 yaşında
Carina Cuanna - 23 yaşında
Serkan Doğan - 19 yaşında
Hasret Gültekin - 23 yaşında
Murat Güneş Murat Gündüz
Serkan Doğan - 19 yaşında
Hasret Gültekin - 23 yaşında
Murat Güneş Murat Gündüz
Gülsüm Karababa -22 yaşında
Uğur Kaynar - 37 yaşında
Asaf Koçak - 35 yaşında
Koray Kaya - 12 yaşında
Menekşe Kaya - 17 yaşında
Handan Metin - 20 yaşında
Sait Metin - 23 yaşında
Huriye Özkan - 22 yaşında
Yeşim Özkan - 20 yaşında
Asaf Koçak - 35 yaşında
Koray Kaya - 12 yaşında
Menekşe Kaya - 17 yaşında
Handan Metin - 20 yaşında
Sait Metin - 23 yaşında
Huriye Özkan - 22 yaşında
Yeşim Özkan - 20 yaşında
![]() |
| Asaf Koçak |
Ahmet Öztürk - 21 yaşında
Ahmet Özyurt - 21 yaşında
Nurcan Şahin - 18 yaşında
Ahmet Özyurt - 21 yaşında
Nurcan Şahin - 18 yaşında
Özlem Şahin - 17 yaşında
Asuman Sivri - 16 yaşında
Yasemin Sivri - 19 yaşında
Edibe Sulari - 40 yaşında
İnci Türk - 22 yaşında
Asuman Sivri - 16 yaşında
Yasemin Sivri - 19 yaşında
Edibe Sulari - 40 yaşında
İnci Türk - 22 yaşında
Kenan Yılmaz - 21 yaşında
Sizin hiç babanız yandı mı?
Zeynep Altıok Akatlar
Birgün 1 Temmuz 2011
" Siz sayın devlet yöneticileri nasıl ki 18 yıl önce günler öncesinden planlanan kalkışmanın piyonu olan binlerce kişinin 35 insanı diri diri yakışını 8 saat boyunca eliniz kolunuz bağlı izlediniz, öyleyse bugün orada kayıplarının yasını tutan birkaç yüz kişinin otelin önünde toplanarak karanfil ve türkülerle acılarını paylaşmalarına ve o meşum günü hatırlatmalarına mani olamazsınız!
26 Haziran 2011 Pazar
Mr. William Shakespeare ile Arkeo - Edebiyat Fasılları
YİĞİT OZAR
Sabahtan beri dört dönüyorum odamın içinde, baş ucumda Meryem Ana ikonu niyetine Shakespeare portresi seyrediyor beni, heybetli bir salkım söğüt ağacı perdeliyor penceremi, Gülhane Parkı’nda değilim ama Cherry Hinton Parkı kuş uçumu tamı tamına onbeşnoktaiki saniye. Sonra bizim Shakespeare’e bakarken Ufuk Esin’in yıllar önce Portreler Dergisi’ne verdiği bir röportajı hatırlıyorum. Hoca, kendi tiyatro sevgisi üzerinden Shakespeare ile arkeoloji arasında bir bağ kuruyor, Shakespeare’in yapıtlarında geçmişe ilişkin sergilediği yaklaşımın bir arkeoloğun titizliğini andırdığını ifade ediyordu. Richard Sennet, Ten ve Taş: Batı Uygarlığı’nda Beden ve Şehir kitabında Venedik’in Musevi Gettoları’nı incelerken Shakespeare’in “Venedik Taciri” üzerinden benzer çıkarımlara varıyordu.
Bu arada Sezai Sarıoğlu’nun Che’nin doğum günü için yazdığı notta okudum, satır arası kafa karışıklığı niyetine yazayım şuraya; Cemal Sürey(y)a’da Küba’da Shakespeare’in bir “at” olarak anıldığını aktarıyor, burada ki “at” Küba halkı tarafından aynı zamanda Che ile Fidel’e layık görülmüş bir övgü sıfatı. (Bknz.: Kübalı övgüler sözlüğü, henüz yazılmadı)
“Varsın Roma Tiber’de erisin, çöksün kubbesi uçsuz bucaksız imparatorluğun”
(Antonius ile Kleopatra)
(Antonius ile Kleopatra)
Geçen yıl Cevat Çapan hoca ile Allianoi’un sulara gömülmesi hakkında görüşüyorduk, ama sohbetin dervişi Cevat Hoca olunca, Shakespeare’i, Ufuk Hoca’nın söylediklerini sormamak olmadı tabii. Cevat Hoca, Shakespeare’i duyunca Juliet’ine kavuşmuş Romeo misali bir sevinçle gülümsedi ve şimdi şöyle diye anlatmaya başladı …
Lâkin meselemiz Shakespeare ve arkeoloji diye bir başlık açıp dahimizin mirasını benim cehaletimle yağmalarcasına incelemek olamayacağından bu faslı uzatmayacağım. Ama ilgileniyorsanız Antonius ve Kleopatra’ nın Sabahettin Eyüboğlu çevirisinde Mina Urgan’ın yazdığı önsöz önerilebilir.
Meselemiz şu; edebiyatın geçmişe dokunduğu anlarda kimler sanatının arkeoloğu olabilmiştir, bir okuma serüveni içinde başka hangi yazarların kaleminde mala izi bulabiliriz? Yanıtlar son derece kişisel olabilir, yazarları kendi amaçlarından saptırmamız gerekebilir ama şu kazı sezonunda kendimizi biraz edebiyata bırakırsak kazının pek doğal stresine çare de buluruz sanırım.
Konstantinos Kavafis’in şiirlerinde aradıklarımı bulmuşumdur hep, O şiirdeki arkeologdur bence. Şiirlerinin büyük bir kısmında antikçağdan beslenir Kavafis. Hani bizim Antik Hellence derslerindeki “Ali topu tut” vari cümlelerimizden bol Persli, çok kaçışmalı cümleleri yorumlarcasına düşman paranoyasına atıfta bulunarak “Barbarları Beklerken” diyor;
| Konstantinos Kavafis |
BARBARLARI BEKLERKEN
(…)
Neden öyle erken kalkmış imparatorumuz,
şehrin en büyük kapısında neden kurulmuş tahtına,
başında tacı, törene hazır?
Çünkü barbarlar geliyormuş bugün,
(…)
Neden öyle erken kalkmış imparatorumuz,
şehrin en büyük kapısında neden kurulmuş tahtına,
başında tacı, törene hazır?
Çünkü barbarlar geliyormuş bugün,
onların başbuğunu karşılamaya çıkmış imparatorumuz.
Bir de koca ferman hazırlatmış
ona rütbeler, unvanlar bağışlayan.
(…)
Bir de koca ferman hazırlatmış
ona rütbeler, unvanlar bağışlayan.
(…)
Neden bu beklenmedik şaşkınlık, bu kargaşa?
(Nasıl da asıldı yüzü herkesin!)
Neden böyle hızla boşalıyor sokaklarla alanlar,
neden herkes dalgın dönüyor evine?
Konstantinos Kavafis
Çeviri: Cevat Çapan
Bu arada, Persler geliyormuş şehrin kapılarını kapatıp, alt satırda hemen paragrafın başında toplanırsanız bir başka fasıl açacağım bir başka yazara.
Olmazsa olmazım, ölmeden önce elli ya da ellibir defa daha okuyacağım kitap Peter Weiss’ın Direnme’nin Estetiği… Keşke her yerde yanımda taşıyabileceğim boyutta olsaydı. 6 Mayıs 2006’da Goethe Institute’ün etkileyici resital salonunda, kitabın Türkçe’ye çevrilmesi üzerine yapılan bir sempozyumda Vedat Türkali şöyle diyordu bu roman için;
İtiraf etmeliyim ki kitabın ilk bölümü üniversitede katıldığım derslere de eşlik etmişti, ama elbette Weiss’ın anlattığı yapının tarihinden, malzemesinden daha fazlasıydı, bizim de bir arkeolojik esere bakarken görmemiz gereken daha fazlası değil miydi zaten. Büyük Sunak’ın görkemli frizlerindeki tek direniş, Gigantomakhia mıydı, ya o mermerlerin çıkartıldığı taş ocaklarındaki emek? Kısacası Vedat Türkali’nin deyişini devşirecek olursam “Tarihin estetik yükü” altında ezilmeden bir arkeolojinin peşinde koşmak bu kitabın bana katkısı oldu ve bence Weiss bu yönüyle romanın arkeoloğu olabilmeyi başarmış. Bilmem Weiss bunları arzulamış mıydı, ama ne de olsa Shakespeare de Küba’da bir at olacağını düşünmemişti.
Sonuç; tiyatrodan, şiirden ve romandan birer arkeolog edindim kendime, umarım siz de edinirsiniz.
Dostlukla,
Yazının dileği: Küba’da at, kazıda arkeolog olunuz inşallah !
http://arkeolojigazetesi.com/
(Nasıl da asıldı yüzü herkesin!)
Neden böyle hızla boşalıyor sokaklarla alanlar,
neden herkes dalgın dönüyor evine?
Konstantinos Kavafis
Çeviri: Cevat Çapan
Bu arada, Persler geliyormuş şehrin kapılarını kapatıp, alt satırda hemen paragrafın başında toplanırsanız bir başka fasıl açacağım bir başka yazara.
Olmazsa olmazım, ölmeden önce elli ya da ellibir defa daha okuyacağım kitap Peter Weiss’ın Direnme’nin Estetiği… Keşke her yerde yanımda taşıyabileceğim boyutta olsaydı. 6 Mayıs 2006’da Goethe Institute’ün etkileyici resital salonunda, kitabın Türkçe’ye çevrilmesi üzerine yapılan bir sempozyumda Vedat Türkali şöyle diyordu bu roman için;
“Direnmenin Estetiği sıradan bir roman değildir. Sadece roman da değildir. Benim idealimdeki romanın beni aşmış çok güzel bir örneğidir. ( … ) Şu anlamda: Bir defa, tarihin estetik yükünü, emeğin o temel yapısını bu kadar güzel anlatmak çok zor. Avrupa tarihini çok güzel bir biçimde yansıtıyor. Gerçeği çok ince eleştirilerle sunuyor… Romanla ilgili temel duygularım bunlar. Tabii ki eleştirilerim de var, ama hayatta eleştiriye konu olmayacak ne var ki zaten. Bence bu kitap okunmalı ve okutulmalıdır. Bana bu kitabı okuma şansı veren çevirmenlere de çok teşekkür ederim.” (Orhan Kılıç., Peter Weiss’ın Direnme’nin Estetiği: “Yüzyılın Romanı”na Yaklaşımlar)Pergamon’daki büyük sunağın frizleri ile başlayan roman, taş ocaklarından Aristonikos Ayaklanması’na uzanıyor daha ilk sayfalarında. Çok geçmeden kitabın akıcılığı kütlesini unutturuyor ve kendinizi Doğu Berlin’de Hitler’in karşısında Herakles olarak buluyorsunuz. Çevirmenlerin önsözünde yerinde bir ifade ile “… isimsiz bir ben anlatıcının (sınıf bilincine sahip aydın bir işçinin) bakış açısıyla, tarihi, Antik Yunan’dan bu yana sanat ve siyaset düzlemlerinde yeniden kuran bir metin.” (Çeviri ve önsöz: Çağlar Tanyeri, Turgay Kurultay)
| Büyük Sunak Frizlerinden Detay |
Sonuç; tiyatrodan, şiirden ve romandan birer arkeolog edindim kendime, umarım siz de edinirsiniz.
Dostlukla,
Yazının dileği: Küba’da at, kazıda arkeolog olunuz inşallah !
http://arkeolojigazetesi.com/
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)












